Türkiye C. – bir ayrımcılık hikayesi


Hayatımın sadece 5 yılında özel eğitim kurumlarına para ödedi ailem. Daha doğrusu annem. 11 yaşında ilkokulu bitirdikten sonra babamı kaybetmemin ardından babamdan kalan emekli maaşıyla annem beni ve kardeşimi 13 yıl okuttu. Benim için o yıllar hala mucizedir ve bir kadının zorda da olsa neler başarabileceğinin ispatıdır. Burada, Anadolu lisesine başladığım yıl olan 1994 ve üniversiteden mezun olduğum 2007 yılına kadar geçen süreden bahsediyorum.

İlk cümlede geçen 5 yıl, Anadolu Liseleri sınavına hazırlanırken dördüncü ve beşinci sınıfta gittiğim dershaneyle, üniversite sınavına hazırlanırken onuncu, on birinci sınıfta ve liseden mezun olduktan sonra gittiğim dershane masraflarına karşılık geliyor. Bunları yazmamın sebebi, devletin vatandaştan aldığı vergilerle sağladığı devlet okullarının tedrisinden geçerek bugünlere gelen biri olmamdır.

Kendimi herhangi bir dini, siyasi vs gruba dahil hissetmiyorum tıpkı Türkiye’de böyle düşünen milyonlarca vatandaş gibi. Buna rağmen ayrımcılığın ne demek olduğunu, nasıl hissettirdiğini iyi bilenlerdenim. Ayrımcılığa uğramak için illa ki Kürt veya Türk, Alevi ya da Sünni, laik ya da dindar gibi cephelerden birinde yer almak şart değil. Asıl mesele daha derinde, günlük hayatın her kademesinde.

Anadolu lisesi maceram Trabzon’da başladı. O dönemdeki yönetmeliğe göre, öğrenci sınava nerede başvurduysa o şehirde bulunan Anadolu liselerinden birini tercih etmek zorundaydı. İlkokulu Trabzon’da okuduğum için sınava o şehirde girdim ve kazandım. Ancak ailevi nedenlerden ötürü okula başlamadan Ordu’ya taşınmamız üzerine bir tercih yapmam gerekiyordu: Ya kazandığım yer olan Trabzon’da okula başlayacaktım ya da bu hakkımdan vazgeçecektim. İlkini seçtim ve 1 yıl ailemden uzakta hazırlık sınıfını bitirip 6.sınıftan itibaren Ordu Anadolu Lisesi’ne geçiş yaptım.

Yüksek ihtimalle Trabzon’da kazandığım Yunus Emre Anadolu Lisesi’nin puanı nakille geldiğim Ordu Anadolu Lisesi’nden daha yüksekti. Nüfus ve diğer faktörleri hesaba katarak bunu söylüyorum. Ayrıca ders müfredatı da Trabzon’da daha farklı ve ilerideydi. Hazırlık sınıfında İngilizce matematik dersi gördüğümü hatırlıyorum. Aynı şeyleri tekrar 6.sınıfta Ordu’da görmek durum hakkında biraz olsun ipucu verir.

Ayrımcılık bunun neresinde derseniz, konuya şöyle bir giriş yapabilirim. Ordu’nun diğer ilçelerindeki Anadolu liselerini kazanıp hazırlık sınıfının ardından Ordu Anadolu Lisesi’ne gelen hatırı sayılır derecede öğrenci vardı. Benim Trabzon’dan gelmem bir şey ifade etmiyordu ve hepimiz diğerlerine yabancıydık çünkü öğrencilerin önemli bir kısmı aynı ilkokullarda okumuştu ve birbirlerini önceden tanıyorlardı. O yaşlarda da bilinmezliğin yarattığı etkiyle diğer okullardan gelenler pek de kabul edilmiş değillerdi. Bunu ancak yaşayanlar bilebilir.

Ordu Anadolu Lisesi o dönemlerde şehrin en iyi okulu olarak görülüyor ve öğretmeninden öğrencisine herkes bir şekilde o okula girmeye çalışıyordu. Tabii ki bunun da doğal getirisi olarak halk arasında “şehrin önde gelenleri” diye adlandırılan, üniversiteden Engin hocamın dediği gibi küçük burjuvaya mensup (doktor, memur, öğretmen, tüccar vs) ve genel olarak ekonomik durumu iyi olan kişilerin çocukları bu okuldaydı. Ben bu birinci grupta yer almayan biri olarak tanınan ve bilinen ailerin çocuklarının okulda idarecisinden öğretmenine nasıl muamele gördüklerini iyi bildiğim halde burada detaylarına girmeyeceğim ancak ikinci grupta kalanların psikolojik ve fiziksel şiddete uğradığını, küçük düşürüldüğünü ve eşit muamele görmediğini çok rahatlıkla söyleyebilirim.

Bunun en ayyuka çıkan örneği de ne olduğunu bu yaşıma geldiğim halde hala bilmediğim “Onur kolu”. Muhtemelen herkes hatırlar: Her öğrenci sene başında bir arkadaşıyla bir kolda (spor, gezi-gözlem, kütüphanecilik, sağlık, kızılay, kooperatifçilik vb) görev alır, sorumluluk bilinci kazanması ve göreve sahip çıkması beklenirdi. Ancak Onur kolu olarak adlandırılan bu mistik grup, her hafta belirlenen bir günde öğle arasında toplantı yapar ve öğleden sonraki derse geç kalırdı. Derse 5 dakika geç kalan öğrenciye kadınsa aslan/erkekse kaplan edasıyla kükreyen öğretmen, her ne hikmetse bu öğrenciye hiçbir şey demezdi. Öğrenci küçük bir tebessümle selam verir ve yerine otururdu.

Onur kolu (diğer öğrenciler onursuzmuş gibi) için sanırım her sınıftan 1 öğrenci seçilirdi. Öğrenciler arasında bir seçim yapılmadığı için kimin ne şekilde, kim tarafından, ne amaçla seçildiği bilinmezdi. Onur kolunda olmak veya olmamayı gurur meselesi haline getiren bazı onurlu öğrenciler arasında seçimlerin ardından tatsızlıklar ve küsmeler yaşanırdı. Bu kola seçilen öğrenciler her zaman yukarıda yazdığım küçük burjuvaya dahil, maddi durumu iyi olan ailelerin çocukları olurdu. Çünkü onlar zengin oldukları için onurlu ve aynı zamanda zeki, akıllı ve bilgi sahibiydiler(?). Hepsi doktor, avukat, mühendis, kaymakam vs olmak istiyordu, hepsi idealistti. Ama sonradan ne olduysa, üniversite tercih rehberine bakana kadar adını dahi bilmedikleri, baktıktan sonraysa adını telaffuz dahi edemedikleri bölümleri kazandılar. Ama olsun, onlar Onur kolundaydı ve hep öyle kalacaklardı.

Bense babasının memleketi Trabzon’dan, annesinin memleketi Ordu’ya mecburen taşınan “onursuz” bir öğrenci olarak fiziksel ve psikolojik şiddete, diğer gelenlerle birlikte ayrımcılığa ve kötü muameleye maruz kaldım. Çünkü küçük şehirde herkes birbirini ve birbirinin çocuklarını tanır ve ona göre hareket ederdi. Bu sebepledir ki matematik öğretmeni beni tahtaya kaldırıp sorduğu soruya cevap veremeyince kafama 2 kez vurmakta hiçbir sakınca görmemişti. Çünkü ailemi veli toplantıları haricinde görmezdi, görse de arkadaşlarının çocukları dururken, dışardan nakil yoluyla gelen öğrenciyi ve ailesini umursamazdı. Ancak aynı okuldaki müdür baş yardımcısı bir doktorun çocuğuna teneffüs saatinde bağırıp azarladığı günün ertesinde gelip aynı çocuktan özür dilerdi. Benim de saçıma başıma takar, eser, gürlerdi.

Üniversite yıllarında ise durum pek farklı değildi. İkinci sınıf öğrencisiyken Erasmus değişimiyle ilgili yalan yanlış bilgiler fakülte yönetimi tarafından verildi. Bir önceki dönem veya yıldan dersi kalanların, not ortalaması belli bir notun üzerinde olmayanların değişim programına başvuramayacağı yalanları ortaya atıldı. Bölüm başkanı, herkesin başvuru olması hakkı olmasına rağmen, ders aralarında sınıfta ilk 10’da bulunan öğrencilerle bu imkanı paylaştı ve diğerlerinden bunu sakladı. İstendi ki notu düşük olanlar başvurmasın, sadece notu yüksek olanlar gitsin. İyi de bunun kararını siz mi vereceksiniz? Genel duyuru yapmayıp bir avuç insanı durumdan haberdar ederek mi öğrenci yollayacaksınız? Bu yalanlar yüzünden elimden bu fırsat alındı çünkü ben 3. sınıfta alttan ders alacaktım. Halbuki daha sonradan öğrendiğim bilgilere göre bu bir engel değildi gitmek için. Ama kimin umrunda.

Ayrımcılığın ve adam kayırmanın en son örneği de var olmayan staj imkanını her nasılsa yaratan ve bunu inkar eden Türkiye’nin Stockholm Büyükelçiliği. Yaptığım araştırma sonucunda Türk dışişleri teşkilatının hiçbir kademesinde (bakanlık ve elçiliklerde) yaz stajı olmadığını bildiğim ve resmi iletişim kanallarından da bunu teyit ettirdiğim halde (yazının başındaki resimlerdeki yazışma) tanıdığım bir kişi Stockholm’de 1 aylık ücretsiz yaz stajını nasıl ayarladığını bana gururla anlatabiliyor ve bu stajın resmi olduğunu iddia edebiliyor. Hiçbir yasal başvuru süreci yok, internette bununla ilgili bilgi yok, görevli diplomat gönderdiğim epostaya böyle bir imkan olmadığı yanıtını veriyor ama her nasılsa birileri olmayan staja hak kazanıyor. Ayrımcılığın dibine vuruluyor ama sıradan vatandaşa her zamanki gibi “yok, imkan yok, mümkün değil, olmaz vs” yalanları sıralanıyor.

O zaman soruyorum: Dışişlerinde mümkün olmayan bir staj nasıl yaratılıyor? Yoksa herkes eşit, bazıları daha mı eşit?

Bu yazı 1601 defa okundu.

This entry was posted in Karalama and tagged , , , , . Bookmark the permalink.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir